Kırım Türkünün Ebedi Sesi: Cengiz Dağcı

1944 Kırım Tatar Sürgünü'nün acılarını eserleriyle dünyaya duyuran usta yazar Cengiz Dağcı, sürgünde geçen çileli ömrüne ve vatan hasretine rağmen edebiyatımızın ebedi seslerinden biri oldu. Yurt dışında yaşamasına rağmen eserlerini Türkiye Türkçesiyle kaleme alan bilge kalemi rahmetle anıyoruz.

Yıl 18 Mayıs 1944. Bu tarihte Ruslar, bir gecede yüz binlerce Kırımlı’yı yurtlarından etti ve büyük bir soykırım uyguladı. Bu acı olay tarihe 'Kırım Tatar Sürgünü' olarak geçti.

Bu yazının konusu olan Cengiz Dağcı; vatanlarından bir gecede kopartılan yüz binlerce Kırım Türkünün acısını eserleriyle dünyaya duyuran ebedi bir sürgündü. Yurdundan uzakta, sürgünlerde ve esir kamplarında yankılanan çileli bir ömrün simgesiydi. O, trajedilerle dolu bir tarihin sessiz ama en güçlü kahramanıydı.

Esaretten kurtulduktan sonra Londra’ya yerleşen ve eserlerini sadece Türkiye Türkçesiyle veren Cengiz Dağcı, 9 Mart 1919 tarihinde Kırım’da Yalta’nın Gurzuf Kasabasında doğdu. Sekiz çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğudur. Babası berberlik ve çiftçilik yapan Emir Hüseyin, annesi Fatma Hanım’dır.

On yaşındayken, 1929 yılının sonuna doğru Stalin’in Kırım Türklerini topraklarından sürmesine şahit olur. Bu şahitlik Cengiz Dağcı’nın ruhunda derin izler bırakır.

 

Zulmün İlk Yaprakları ve Akmescit Yılları

Sovyet rejimi 1930 yılında, halkın elindeki tüm mülkiyet haklarını zorunlu kamulaştırma politikasıyla devletleştirmişti. Böylece insanların nesillerdir sahibi olduğu topraklar, bağlar ve bahçeler bir gecede devletin malı olmuştu.

Bu acımasız uygulamanın en ağır darbelerinden birini Dağcı ailesi yaşadı. Cengiz Dağcı’nın babası, ellerinden alınan kendi üzüm bağındaki asmaların yapraklarını ağlayarak öptüğü için 'rejime karşı gelmekle' suçlanıp tutuklandı. Üç ay hapis yatan baba serbest bırakıldığında, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Aile, doğup büyüdükleri topraklara veda ederek Akmescit’e taşınmak zorunda kaldı. Cengiz Dağcı Akmescit’te eğitim hayatına devam ederken, 1933-1934 yıllarında meydana gelen o büyük kıtlığı bütün dehşetiyle yaşadı.

1937’de Akmescit Pedagoji Enstitüsü Tarih Fakültesine giren Cengiz Dağcı, bir taraftan Kırım tarihini anlatan kitaplar okuyor, diğer taraftan amcası sayesinde Ömer Seyfettin’in hikayeleriyle tanışıyordu. Bu zengin okumalar, onun düşünce dünyasını her geçen gün daha da besliyordu.

 

Ateş Çemberi: Cepheler ve Esaret Kampları

İkinci Dünya Savaşı’nda kendi yaşıtları gibi o da askere çağrıldı. 1940 yılının Aralık ayında Sovyet ordusuna katıldı, Ağustos 1941’de ise Almanlara esir düştü. Binlerce esirle birlikte önce Ukrayna’da Kirovograd kampına gönderildi, iki ay sonra da Uman esir kampına sevk edildi.

Açlık, susuzluk, yorgunluk, soğuk ve Alman askerlerinin kurşunları pek çok esiri bu yolculuk sırasında ölüme götürdü. Hatta Uman kampına gitmeden önce, iki gün boyunca diz boyunu aşan suyla dolu derin bir çukurda bekletildiler. Cengiz Dağcı, Uman esir kampında da açlık, aşırı soğuk, bit salgını ve amansız hastalıklarla hayatta kalma mücadelesi verdi.

 

Türkistan Lejyonu ve Kırım’a Son Bakış

Naziler, cephede yararlanmak amacıyla Müslüman askerlerden oluşan bir Türkistan Lejyonu kurmuşlardı. Cengiz Dağcı, Nisan 1942’de bu birliğe katıldı. Buradaki diğer Türk asıllı esirler gibi o da Türkistan’ın bağımsızlığı için savaştığına inandırılmıştı.

1942 Eylül’ünde Almanlardan izin alarak Kırım’a, ailesini ziyarete gitti. Bir hafta süren bu ziyaret, onun ailesini ve vatanını son defa görüşü oldu. Türkistan lejyonuna geri dönen Cengiz Dağcı’nın birliği, 1943 sonlarında Fransa’ya sevk edildi. Albi kasabasına geldiklerinde Kırım’a dönmek istediğini söyledi ve bu isteği kabul edildi. Ancak Albi’den Varşova’ya gelen Dağcı, Kırım yolu tamamen kapalı olduğu için Varşova’da beklemek zorunda kaldı.

İşte bu zorunlu bekleyiş sırasında, 1944 yılında, ileride hayatını birleştireceği Regina ile tanıştı. Savaşın Almanya aleyhine dönmesi ve Sovyet Ordusunun Polonya’ya doğru ilerlemesi, Varşova’yı Cengiz Dağcı için oldukça tehlikeli bir yer haline getirdi. Regina’nın yönlendirmesiyle Çestohova’ya gitti ve bir süre burada saklandı.

Varşova’ya döndüğünde Regina’nın Radom’a gittiğini öğrendi. Bunun üzerine Frankfurt-Oder’e hareket eden Cengiz Dağcı, burada Tatar Milli Komitesi ile irtibat kurdu. Ancak fikir ayrılıkları sebebiyle onlarla anlaşamayarak Berlin’e geçti. Yaş Türkistan Gazetesi’nde çalışmaya başladı.

 

Esaretin Ortasında Birleşen Hayatlar: Regina ile Evlilik

Tam o günlerde Almanlar, Varşova Ayaklanması'nı bastırmak için şehri yerle bir ediyordu. Bu cehennemin ortasında esir düşen Regina, işçi olarak çalıştırılmak üzere Berlin’e getirildi. Burada Cengiz Dağcı’yı buldu. Berlin’in de ağır bombardıman altında kalması üzerine, Cengiz Dağcı ve Regina 1945 yılında Viyana’ya geçtiler.

Viyana’dan trenle Innsbruck’a gitmeye çalışırlarken Amerikan uçaklarının saldırısına uğradılar. Regina kolundan yaralandı. İsviçre’ye gitmek istiyorlardı; fakat Amerikalı askerler onları diğer mültecilerle birlikte Avusturya’daki Landeck mülteci kampına götürdü.

Cengiz Dağcı ve Regina, 18 Haziran 1945 tarihinde bu kampta evlendiler. Arzu Ursula ismini verdikleri bir kızları dünyaya geldi. Dağcı ailesi buradan önce İtalya’daki Barletta Kampı’na, ardından da bir daha hiç ayrılmayacakları İngiltere’ye doğru hareket etti. 1947 yılında Londra’ya yerleşen Cengiz Dağcı, hayata tutunabilmek için lokantacılık yaparak geçimini sağlamaya başladı.

 

Londra’da Sürgün, Türkiye Türkçesiyle Edebiyat

Cengiz Dağcı, Türk dünyası ve Kırım edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Kırım’da doğan ve Rus yazarlarını okuyarak edebiyata bağlanan Dağcı, edebiyat hayatında çok sıra dışı bir yol izledi. Ömrünü Londra’da geçirmesine ve günlük hayatında hiç kullanmamasına rağmen, tüm eserlerini Türkiye Türkçesi ile yazdı. Kitaplarının tamamı Türkiye’de basıldı. Yazar; İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında yaşadığı trajedileri anlattığı romanlarıyla hafızalara kazındı.

Cengiz Dağcı; 'Korkunç Yıllar', 'Onlar da İnsandı' ve 'İhtiyar Savaşçı' gibi eserlerinde, Rus işgalinden önceki huzurlu Kırım’ı canlandırır. Çocukluğunun Gurzuf, Çukurca ve Yalta gibi şehirleri, evlerinin karşısındaki Ayı Dağı ve Soğuksu bağları, onun duygu dünyasının temel taşlarıdır.

Yazar; Kırım’ı dağından ovasına, bağından bahçesine, türkülerinden efsanelerine kadar hafızasında depoladığı her bir unsurla yeniden inşa eder. İsmail Bey Gaspıralı ve Bekir Sıtkı Çobanzade gibi millî davayı savunan aydınları da unutmaz. Dağcı bu eşsiz anlatımıyla, sürgünde yaşamanın getirdiği coğrafi uzaklığı yıkar. Ve en önemlisi; Rusya’nın yok etmek istediği Türk Kırım’ının hafızasını koruyarak geleceğe taşır.

 

Romanlarda Yankılanan Sovyet Vahşeti ve Soykırım

Kırım’daki bu huzurlu tabloyu, 1930’lu yıllarda kamulaştırma sisteminin getirilmesi ve Stalin’in Müslüman Türklere uyguladığı acımasız zulüm altüst eder.

Sürgünler, açlık ve dağıtılan aileler... Şahsi mallara devlet adına el konulması, Kiril alfabesi mecburiyetiyle dil birliğinin hedef alınması, dini vecibelerin ve köklü geleneklerin yasaklanması... Rusların Kırım Türklerini tamamen haritadan silmek için uyguladığı bu sistemli Ruslaştırma politikası ve soykırım; yazarın 'Korkunç Yıllar', 'Onlar da İnsandı' ve 'O Topraklar Bizimdi' adlı romanlarında ilmek ilmek işlenir.

Özellikle 'Onlar da İnsandı' romanı; Kızıltaş köyünde yaşayan küçük bir aileyi; Bekir’i, karısı Esma’yı ve kızları Ayşe’yi merkeze alır. Onların üzerinden, tüm Kırım Türklerinin uğradığı soykırımı ve bir milletin adım adım parçalanışını son derece çarpıcı bir dille yansıtır.

Cengiz Dağcı, Müslüman-Türk kimliğini ortadan kaldırmak isteyen Sovyet zulmünün karşısına, Kırım Türkünün ata toprağına olan sarsılmaz bağlılığını çıkarır. 

'Korkunç Yıllar' romanında bu kutsal bağlılığı şu cümlelerle ifade eder: “Biz bunlara bakıp korkmamalıyız. Düşmanlarımız korksun. Hem de nasıl korkuyorlar... Korkularından bize bu zulümleri yapıyorlar. Korkmasaydılar yapmazlardı! Yüz elli yıldır bizi tüketmeye uğraşıyorlar. Yüz elli yıl!.. İşte bu yurtta bir avuç Tatar kaldık; bizi büsbütün yok etmedikçe içleri rahatlamayacak. Biz mahvolduktan sonra bile, bu sefer ruhumuzun önünde titreyecekler. İyi bak bu yıkıntılara!.. Sen benim evlâdım olmakla beraber, bu toprağın, bu yıkıntıların bir parçasısın... Seni bu toprak doğurdu, bu toprak besledi. Bil ki yalnız değilsin. Büyük bir milletin, zengin bir geçmişi ve parlak geleceği seninle beraber. Bahçesaray’dan Kaşgar’a varana kadar binlerce minarelerimiz göklere uzanıyor. Bize Tatar diyorlar, Çerkes diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azer diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkırt, Kırgız diyorlar... Bunlar hep yalan! Deniz parçalanmaz... Biz Türk-Tatarız.” 

 

İsimlerin Sembolizmi ve Ruhun Aslına Rücu Edişi

Cengiz Dağcı’nın edebiyatında karakter isimleri adeta birer semboldür. 'Korkunç Yıllar' ve 'Yurdunu Kaybeden Adam' romanlarının başkahramanı 'Sadık Turan', tam da adının hakkını verir. O, Türk dünyasının birlik idealine, yani Turan düşüncesine sonuna kadar sadıktır.

'O Topraklar Bizimdi' romanındaki Selim’in hikayesi ise bir aslına rücu ediş öyküsüdür. Rus okullarında okuyan ve sistemin bir parçası haline getirilen Selim Çilingirof, zamanla kendi gerçeğinin farkına varır ve 'Selim Çilingiroğlu' olduğunu idrak eder. Yazar, bu uyanış üzerinden Türklerin kendi gelecekleri adına birlik içinde hareket etmelerinin hayati önemini vurgular.

Dağcı'nın dünyasında köklerini asla unutmayan kahramanlar çoğunluktadır. Onlar, 'Çora Batır' gibi kahramanlık destanlarıyla büyümüş, milli kimliklerini çocuk yaşta kuşanmışlardır. Gerek Sadık, gerek İsmail Tavlı, gerekse Saf... Asla kimlik bunalımı yaşamayan bu figürler, aslında bizzat Cengiz Dağcı'nın kendi ruhunun ve vatan aşkının birer yansımasıdır.

 

Kültürel Belleğin Koruyucusu ve Evrensel İnsan

Cengiz Dağcı; yazdığı hatıralarla da yakın tarihin karanlık sayfalarına ışık tutmuştur. Kırım’da yaşanan büyük facia ve zulümleri Türk dünyasındaki okurlara duyurarak, esaret altındaki tüm kardeşlerinin sesi olur. Ömrünün neredeyse tamamını Londra’da sürgünde geçirdi; fakat kalbi hep doğduğu, büyüdüğü ata topraklarında atar.

O, edebiyatı bir silah gibi kullanarak Kırım’ın kültürel mirasını toplumsal hafızaya kazımak istedi. Romanlarında vatanını öyle canlı anlattı ki, insanlığa değerlerine sahip çıkmanın hayati önemini fark ettirdi. İngiltere’de yaşarken yazdığı insan hikayelerinde bile aile, evlilik ve ölüm gibi evrensel değerleri sorguladı.

Cengiz Dağcı’yı edebiyat dünyasında ölümsüz kılan şey; Kırım’ın feryadını dünyaya duyururken, trajedilerin tam ortasındaki insanı yakalamadaki o eşsiz ustalığıydı.

 

Büyük Yalnızlık ve Vatan Toprağına Son Yolculuk

Cengiz Dağcı, 13 Ocak 1998’de elli üç yıllık hayat arkadaşı, en büyük dayanağı olan Regina’yı kaybetti. Bu ölüm onun hassas ruhunda derin yaralar açtı. Eşinin ardından günlükler halinde kaleme aldığı o derin acıyı ve sarsıcı özlemi, 'Regina' adlı kitabında bir araya getirdi.

Büyük usta, sadık yoldaşının gidişinden on üç yıl sonra, 22 Eylül 2011’de Londra Southfields’teki evinde, 92 yaşında hayata gözlerini yumdu. Ömrü boyunca sürgünde yaşayan, doğduğu topraklara yaşarken dönmesine izin verilmeyen Cengiz Dağcı, son yolculuğunda nihayet vatanına kavuştu.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın girişimleri ve geniş bir topluluğun katılımıyla, yazarın cenazesi Londra’dan Kırım’a nakledildi. Topraklarından bir asker olarak sökülen o genç delikanlı; onlarca yıl sonra bir edebiyat devi olarak döndüğü ata topraklarına, çocukluğunun geçtiği Kızıltaş köyüne dualarla defnedildi.

Fiziken aramızdan ayrılsa da; arkasında bıraktığı ölümsüz eserleriyle Cengiz Dağcı, Kırım Türkünün sarsılmaz ruhu ve ebedi sesi olmaya daima devam edecek.

Biz de bugün 1944 Kırım-Tatar Sürgünü yıldönümü vesilesiyle Kırım’ın ebedi sesi olan Cengiz Dağcı’yı saygıyla ve rahmetle anıyoruz.

 

Kaynaklar:

  1. Prof. Dr. Alev Sınar Uğurlu, "Cengiz Dağcı", Ahmet Yesevi Üniversitesi Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü. 
  2. Alim Kahraman, "Cengiz Dağcı", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
  3. Cengiz Dağcı, Onlar da İnsandı.

 

Metin Uygun

“Kırım Türkünün Ebedi Sesi: Cengiz Dağcı”

Metin Uygun

Yorum Yaz