Anadolu’daki Amerika: Amerikan Okullarının Perde Arkası

Uygur Kocabaşoğlu’nun "Anadolu’daki Amerika" adlı eseri, 19. yüzyılda Osmanlı topraklarında açılan Amerikan misyoner okullarının perde arkasını inceliyor. Eğitim ve din maskesi altındaki ekonomik ve siyasi faaliyetleri arşiv belgeleriyle gözler önüne seren çalışma, çarpıcı bir analiz sunuyor.

19. yüzyılda Anadolu’da birçok Amerikan misyoner okulu açıldı. Görünürde bu okullar eğitim ve dini amaçlarla kurulmuştu; ama işin gerçeği çok daha farklıydı. Bu okullar, gerçekte ekonomik, siyasi ve kültürel faaliyet yürütmek amacıyla hizmet veriyordu.
Uygur Kocabaşoğlu’nun "Anadolu’daki Amerika" adlı eseri, bu süreci tüm detaylarıyla ele alıyor. Kocabaşoğlu, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Amerikan misyonerlik faaliyetlerini okullar üzerinden inceliyor. Amerikan Misyoner Örgütü’nün kendi arşiv belgelerine dayanılarak hazırlanan eser, bu yönüyle alanında önemli bir kaynak niteliğindedir.

Türk-Amerikan İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı

Kocabaşoğlu, kitabına Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihsel arka planını özetleyerek başlıyor. İki ülke arasındaki ilk temaslar 18. yüzyılın sonlarında ticari faaliyetlerle filizlendi; 19. yüzyılın başlarında ise bu ilişkiler giderek gelişti.

Ancak yazar, bu sürecin yalnızca ticaretle sınırlı olmadığını, Osmanlı topraklarında Amerikan varlığının kökleşmesinde ticaretin yanı sıra iki kilit kurumun daha etkili olduğunu vurguluyor. Bunlar; Amerikan Donanması ve misyonerlik örgütleridir. Donanma, Amerikan yayılmacılığının sert ve soğuk yüzünü temsil ederken; misyonerlik bu süreci yumuşatacak, daha sıcak ve insancıl bir görünüm sunan mekanizma olarak işlev görmüştür. Ekonomik açıdan da misyonerlik faaliyetleri daha az maliyetli ve daha caziptir.

Başlangıçta dini amaçlarla yola çıkan misyonerler, zamanla siyasi ve ticari görevler de üstlenerek faaliyetlerini dünyevi bir boyuta taşımışlardır.

Hazırlık Dönemi: 1820-1839: Misyoner Faaliyetleri Açısından Türkiye Asya’nın Anahtarıdır

Kitabın ilk bölümü, “Hazırlık Dönemi” başlığını taşıyor ve 1820-1839 yıllarını inceliyor. Amerikan Misyoner Örgütü’nün 1880 tarihli Bartlett Raporu’nda yer alan “Misyoner faaliyetleri açısından Türkiye, Asya’nın anahtarıdır” ifadesi, bu dönemin yol haritasını çok net bir şekilde ortaya koyar.

Amerikalı misyonerler, 1820’lerden itibaren Osmanlı topraklarına ayak basarlar. Görünürdeki amaçları; Müslümanları, Protestanlık dışındaki Hristiyanları ve Musevileri doğru yola davet etmektir. Ancak asıl hedefleri bölgenin derinlemesine araştırılması ve bir nevi “sondaj çalışması” yapılmasıdır. Misyonerler, halkın arasına karışarak dini durum, din adamlarının yeterliliği, eğitim seviyesi ve toplumsal moral hakkında detaylı raporlar hazırlıyorlardı.

Osmanlı topraklarındaki ilk Protestan Amerikan Okulu, 28 Temmuz 1824’te Beyrut’ta yedi öğrenci ile açıldı. Kısa sürede ilgi gören okulun öğrenci sayısı yaklaşık bir yıl içinde 90’a ulaştı. Ne var ki bölgesel karışıklıklar nedeniyle okul Mayıs 1826’da kapandı ve misyonerler 1828’de Beyrut’u terk ederek Malta’ya çekildiler. Malta’da matbaacılık başta olmak üzere gelecekteki faaliyetleri için hazırlık yaptılar.

Bu dönemde İstanbul, İzmir, Bursa ve Trabzon gibi önemli merkezlerde de okullar açıldı. Başlangıçta dirençle karşılaşsalar da zamanla kabul gördüler. Örneğin; 1836’da İzmir’de açılan kız okulunda yaklaşık 40 öğrenci, Bursa’daki okulda ise 70 öğrenci eğitim görüyordu. İstanbul’da bulunan okullardaki öğrenci sayısı ise daha fazlaydı.

Yerleşme Dönemi: 1840-1870: Amerikan Misyonerleri – İngiliz İşbirliği

Kitabın ikinci bölümü “Yerleşme Dönemi”ni ele alıyor ve 1840-1870 yıllarını kapsıyor. 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu, misyonerler için önemli bir çalışma zemini sağladı. Din ve mezhep farkı gözetmeksizin eşitlik ilkesinin kabulü, misyonerlere geniş hareket alanı tanıdı. Ticaret, ulaşım ve haberleşme güvenceleri de faaliyetlerini kolaylaştırdı.

Bu dönemde Amerikan misyonerleri ile İngiliz Büyükelçisi Sir Stratford Canning arasında yakın bir iş birliği gelişti. İngiliz elçisi, Ermeni Protestan Cemaati gibi küçük bir cemaatin 1850 yılında millet statüsüne kavuşması için büyük çaba harcadı. 1856 Islahat Fermanı’nın ilanında da bu iş birliğinin önemli payı oldu. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, dönmelerin eski dinlerine dönmesine izin verilmesi ve Kudüs’te ilk Protestan kilisesinin açılması gibi adımlar, misyonerlerin Osmanlı iç işlerine doğrudan müdahale ettiklerini gösteriyordu.

Başlangıçta Protestanlık dışındaki tüm din ve mezheplere yönelik çalışmalar başarısız olunca, misyonerler hedeflerini özellikle Ermeni azınlığa çevirdiler. Başta gerilim yaşansa da İngiltere’nin desteğiyle 1 Temmuz 1846’da İstanbul’da ilk Protestan kilisesi açıldı. Anadolu’daki faaliyetlerin merkezine Ermeniler yerleştirildi ve özellikle esnaf tabakasıyla güçlü ilişki kuruldu.

1870 yılına gelindiğinde, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki hemen hemen bütün bölgeler Amerikan misyoner faaliyetinin etki alanı içine girmişti. Batıdan doğuya doğru yayılan bu etki; 1840’ta İstanbul dışında yalnızca dört şehirde istasyon varken, 1870’te 17 büyük yerleşim yerinde ve 180’den fazla kasaba ile köyde uç istasyonların faaliyette bulunduğu bir noktaya gelmişti. Bu yerleşimler, ağırlıklı olarak Ermeni nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde bulunuyordu.

Hasat Dönemi: 1871-1900: Osmanlı Yaşatılacak Hasta Adam Değil Paylaşılacak Miras Olarak Görülüyor

Üçüncü bölüm “Hasat Dönemi” başlığını taşıyor ve 1871-1900 yıllarını inceliyor. Bu dönemde Batılı devletlerin Osmanlı’ya bakışı kökten değişti. Artık Osmanlı “yaşatılacak hasta adam” değil, “paylaşılacak miras” olarak görülüyordu. Bu anlayış, azınlıklar üzerinden çıkarlarını koruma stratejisini güçlendirdi.

Anadolu’da okullaşma faaliyetleri bu dönemde hız kazandı. 1870-1900 yılları arasında okul sayısı yüzde 72, öğrenci sayısı ise yüzde 157 oranında arttı. Okulların niteliği de iyileşti; özellikle orta dereceli okullar, kız ve erkek yatılı okulları ile liseler öne çıktı. Bu okullarda akademik eğitimin yanı sıra çeşitli zanaat ve meslek becerileri de kazandırılıyordu.

Misyoner eğitiminin dini yönünü ilahiyat okulları, laik ve seküler yönünü ise kolejler temsil ediyordu. Bebek İlahiyat Okulu (1840) bu alanda ilk örneklerden biriydi ve daha sonra Merzifon’a taşındı. Kolejler arasında İstanbul’daki Robert Kolej ile Suriye Protestan Koleji en bilinenleridir. Bunlara Antep, Harput, Merzifon, Maraş, Tarsus, İstanbul ve İzmir gibi şehirlerde açılan çeşitli kolejler de eklenmiştir.

Yazar, bu okulların görünürdeki dini amacına rağmen mezunların çoğunun iş hayatına, yabancı şirketlere, özellikle de İngiliz şirketlerine yöneldiğini belirtiyor. Kocabaşoğlu’na göre; “yüce amaçlara hizmet edecek insan yetiştirmek” iddiasıyla kurulan bu kurumlar, kısa sürede Batı kapitalizminin değerlerini aktaran araçlara dönüşmüştür.

1900 yılına gelindiğinde, İstanbul ve Anadolu’da 400’den fazla Amerikan misyoner okulunda 17.500’den fazla öğrenci eğitim görüyordu. Bu rakam, diğer milletlere ait yabancı okullardaki toplam öğrenci sayısının yaklaşık üçte birine denk geliyordu. Bu durum, Osmanlı’nın misyonerlik faaliyetleri adı altında nasıl kuşatıldığını açıkça ortaya koyuyor.

Misyonerlik Faaliyetlerinin Osmanlı Üzerindeki Etkisi

Kocabaşoğlu’nun çalışmasında, misyonerlik faaliyetleri çerçevesinde açılan okulların, özellikle Osmanlı’daki azınlıklar üzerinde yıkıcı etkiler bıraktığı gözler önüne seriliyor.

Kocabaşoğlu, eserinin sonunda şöyle çarpıcı bir soru soruyor:

“19. yüzyıl sona erdiğinde, Amerikan misyoner eğitiminin Anadolu insanına; din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin iyilik getirdiğini söylemek mümkün müdür?”

Bu soru, okuru derin düşünmeye sevk ediyor ve kitabın ana eleştirisini güçlü bir şekilde özetliyor.


“Anadolu’daki Amerika: Amerikan Okullarının Perde Arkası”

Metin Uygun

Yorum Yaz