Kitapların Dönüştürücü Gücü: Dünyayı Değiştiren Kitaplar
Kitaplar yalnızca bilgi değil, tarihi dönüştüren fikir silahlarıdır. Dünyayı Değiştiren Kitaplar, İnsanlığın düşünsel kırılma anlarını gözler önüne seriyor.
Geçtiğimiz günlerde masamda, fikir dünyamızın sessiz ama derinden akan nehirlerinden Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar’ın "Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler" kitabı vardı. Kitap, Yılmaz Özakpınar’ın kültür ve medeniyete dair çeşitli makalelerinden oluşuyor. Bu makalelerin bazılarında, Mümtaz Turhan’dan Erol Güngör’e, Osman Turan’dan Ziya Gökalp’e kadar Türk ilim ve irfanının köşe taşları büyük bir titizlikle inceleniyor.
Ancak benim bugün sizlerle paylaşmak istediğim, kitabın belki de en can alıcı bölümü: “Üniversitenin Varlık Gayesi” başlığını taşıyan makale. Bu makale üniversitenin bugün içinde bulunduğu düşünce üretememe, bilgi üretememe kısırlığının da bir yerde reçetesini sunuyor bizlere. Bugün üniversite kapısından giren her gencin ve o kapıda ders anlatan her hocanın kendine sorması gereken o büyük soruyu soruyor hoca: Sahi, üniversite ne için vardır?
Bu yazıda kitaptan ele almak istediğim ikinci makale de, “Türkiye’de Bir Mümtaz Turhan Yaşadı” başlığını taşıyor. Yazının akışı içinde bu makaleye de temas edeceğiz.
Popülerlik Yarışı mı, Hakikat Arayışı mı?
Özakpınar Hoca, üniversiteyi tarif ederken aslında bugün düştüğümüz en büyük yanılgıya işaret ediyor. Bugün üniversiteler maalesef birer "marka" gibi yarışıyor; en çok taraftarı olanın, en zengin olanın veya en popüler olanın kazandığı bir "pazar yerine" dönüşmüş durumda. Oysa hoca net bir çizgi çekiyor: Üniversite, değerler çarpışmasında en becerikli olanın değil, bütün işi "hakikati aramak" olan insanların topluluğudur. Eğer üniversitede yapılan okuma, yazma ve araştırma faaliyeti bu hakikat arayışından kopmuşsa, orada sadece bir bina ve unvanlar kalmış demektir.
Üniversite Hakikati Arayan Tek Bir Topluluktur
Çoğu zaman üniversiteyi "öğretenler" ile "öğrenenlerin" karşı karşıya geldiği bir kürsü olarak görürüz. Özakpınar burada ezberimizi bozuyor. Hocaya göre; "öğretim üyesi" ve "öğrenci" unvanları aslında birer teknik ayrıntıdan ibaret. Çünkü üniversitenin ruhunda hoca sadece öğreten, öğrenci de sadece öğrenen değildir. Onlar, hakikati arayan tek bir topluluktur. Bu bakış açısı o kadar kıymetli ki... Öğrenci, hocasının dizinin dibinde sadece bilgi almaz; o hakikate giden yolda nasıl "düşünüleceğini" tecrübe eder. Yani öğrenciyle hoca, o muazzam düşünce safında yan yana durur.
Ne Düşüneceğini Değil, Düşünmeyi Öğretmek
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan nokta burası: Üniversite, öğrencinin ne düşüneceğini belirlemez. Eğer bir kurum size hazır kalıplar sunuyor ve "böyle düşüneceksiniz" diyorsa, orada bir üniversiteden bahsedilemez. Üniversite, öğrenciye hüküm verme kabiliyeti kazandırır. Gençleri, sonrakilerin öncekileri aşabileceği bir "zihinsel iklimde" yetiştirir. Bizim medeniyetimizin gelişmesi de ancak bu hür düşünce iklimiyle, yani öğrencilerimizin bizleri geçebilecek donanıma sahip olmasıyla mümkündür.
Hakikate Erişilemez mi?
Hoca çok mütevazı ama bir o kadar da derin bir tespitte bulunuyor: İnsan hakikati tam anlamıyla kavrayamaz; çünkü hakikat insan zihnini aşan, evreni kuşatan muazzam bir kavramdır. Ama mesele ona ulaşmak değil, o yolda olmaktır. İnsanı hayvandan ayıran fark da budur. Sonu gelmeyecek, hiçbir zaman tam meyvesini toplayamayacak olsa bile, o sonsuz hakikate doğru düşünmekten kendini alıkoyamaz. İşte üniversite, bu doğal ruhi ihtiyacı en yüksek seviyede yapan yerin adıdır.
Öğretim Üyesi Memur Değil, Bağımsız Bir Zihindir
Son olarak, hocanın "akademik hürriyet" üzerine söyledikleri… Bugün her eğitimcinin odasına asması gereken bir manifesto niteliğinde. Öğretim üyesi kimsenin emrinde değildir. Ne hükümetin, ne rektörün, ne de bir grubun memurudur. O, maaşını sadece ders anlatma karşılığında değil, "hakikati arama işini yapabilmek için" alır. Çünkü düşünce ancak bağımsız olduğunda bir mana ifade eder. Üniversite; memleketin ekonomik kalkınmasına veya gençleri meslek sahibi yapmaya hizmet edebilir, ama asıl gayesini yani "bağımsız düşünme ruhunu" kaybederse, bu işlevleri bile kalitesiz ve verimsiz hale gelir.
Üç Yüz Yıllık Çıkmaz: Batı’yı Ne Alabiliyoruz, Ne Bırakabiliyoruz?
Kitaptan bahsedeceğim ikici makale de, “Türkiye’de Bir Mümtaz Turhan Yaşadı” başlığını taşıyor. Bence bu makalenin önemi, yazının başındaki “Üniversitenin Varlık Gayesi” başlığını taşıyan makaleyle birbirini tamamlayıcı nitelikte olması. Çünkü her iki makalede de, hür düşünceye, ilim zihniyetine, özgün bilgi ve fikir üretimine işaret ediliyor. Şimdi bu düşünce ekseninde Mümtaz Turhan’ın Batılılaşma meselesine nasıl baktığına bir göz atalım.
Batılılaşma Şekil mi, Ruh mu?
Mümtaz Turhan, ömrünü Türkiye’nin o bitmek bilmeyen "Batılılaşma" sancısına bir reçete yazmakla geçirdi. Onun şu tespiti bugün hala geçerliliğini koruyor: "Batı’yı ne alabiliyoruz, ne bırakabiliyoruz." Neden mi? Çünkü biz Batılılaşmayı hep yanlış anladık. Fabrikalar kurmayı, modern cihazlar ithal etmeyi, onların yaşayış tarzını taklit etmeyi "ilerlemek" sandık. Oysa Turhan’ın dediği gibi; fabrikalar kurulur, makineler alınır, kitaplardaki bilgiler ezberlenir ama bütün bunlar bir toplumu gerçek anlamda "bilim ve teknoloji" sahibi yapmaya yetmez.
Bilim Bir "Eşya" Değildir
Bizim en büyük yanılgımız bilimi ve teknolojiyi "ithal edilebilir bir meta" sanmamızdır. Mümtaz Turhan burada çok keskin bir çizgi çekiyor: Bilim, bir zihniyettir; yeni bilgiler keşfetme ruhudur. Biz Batı’dan sadece "bilinenleri" bölük pörçük aldık. Ama o bilginin arkasındaki "keşfetme zihniyetini" yakalayamadık. Eğer Osmanlı’nın gerileme yıllarında bilimin sadece sonucunu değil, o doğuş ruhunu keşfetseydik, bugün "Batılılaşma" diye bir meselemiz zaten olmayacaktı.
Kendi Değerlerimize İhanet Etmeden İlerlemek
Mümtaz Turhan, milli kültürü millet olmanın vazgeçilmez şartı olarak görür. Ona göre Batılılaşma, özümüzü terk etmek değil; milli kültürümüze "bilim faktörünü" katmaktır. Batı’yı aşağılayarak, "zaten bunların kökü bizde vardı" diyerek veya mazideki üstünlüklerimizle avunarak bugünün dünyasında yer bulamayız. Türk milleti, kendi tarihsel gerçeğiyle açık yüreklilikle yüzleşmeli; kültüründe eksik kalan o "bilim zihniyetini" yeniden inşa etmelidir.
Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar’ın bu kıymetli eseri, aslında bize tek bir gerçeği fısıldıyor: Medeniyet, bir "şekil" değil, bir "zihniyet" meselesidir. Kitap boyunca Mümtaz Turhan’dan Erol Güngör’e, Osman Turan’dan Ziya Gökalp’e kadar uzanan o fikri hat; bize sadece geçmişi anlatmıyor, bugünün ve yarının reçetesini de sunuyor.
Selam ve muhabbetle…
Metin Uygun
“Üniversitenin Varlık Gayesi: Hakikat Arayışı”
Metin UygunÖnceki Haber
Mastercard 2026 Vizyonunda Yapay Zekâ Artık Sadece ‘Yanıt’ Vermiyor
Sonraki Haber
Hasar İstismarı Dönemi Kapanıyor
Kitaplar yalnızca bilgi değil, tarihi dönüştüren fikir silahlarıdır. Dünyayı Değiştiren Kitaplar, İnsanlığın düşünsel kırılma anlarını gözler önüne seriyor.
Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları’nda sadeleştirme adı altında yapılan dil tasfiyesine karşı çıkarak Türkçenin imparatorluk dili kimliğini savunuyor.
“Babil’in En Zengin Adamı”, hikâyeler üzerinden tasarruf, yatırım ve finansal disiplinin temel ilkelerini anlatan zamansız bir finans klasiği.
Paris Sefareti’nden Müteferrika Matbaası’na uzanan bu yolculuk, Osmanlı’nın ilim ve teknikle yüzleştiği modernleşme sancılarını gözler önüne seriyor.