Ömrün Mirası ve En Gizemli Serüveni “Gerçeği Iskalamadan Doğru Düşüncenin Mimarı Olabilmek”

Mehmet Verim, bu köşe yazısında insan zihninin nasıl şekillendiğini, yanlış düşünce kalıplarının hayat üzerindeki etkilerini ve doğru düşünme yöntemleriyle bireyin kendi zihninin mimarı olabileceğini kapsamlı bir perspektifle ele alıyor.

Edilgen (pasif) Programlanmadan Bilinçli Mimarlığa

İnsan zihni, düşüncesi varoluşun en büyük ve en karmaşık gizemlerinden biridir. Düşüncelerimiz, kararlarımız, korkularımız, takıntılarımız, sevgilerimiz, tutkularımız, coşkularımız, başarılarımız ve nihayetinde kaderimiz, bu görünmez mekanizmanın işleyişine bağlıdır ve bu mekanizmanın çarkları arasında şekillenir. Kararlar alıyor, yargılıyor, seviyor, korkuyor ve planlar yapıyoruz. Peki, bu düşüncelerin kökü nerede? "Ben böyle düşünüyorum, hissediyorum" dediğinizde, o "ben" aslında kim?

Atalarımızın "Ne ekersen onu biçersin" dediği gibi, zihinsel, düşünsel tarlamıza ne ekersek, yaşamımızda onu biçer ve hasat ederiz. Ancak bir sorun vardır; “Kurt balası kurt olur” misali bu tarlanın ilk tohumları biz farkında bile değilken, bebeklik çağında ve hatta anne karnında atılır. Bu sebeple hayatta rüzgârın rastgele savurduğu tohumlarla yetinmek zorunda mıyız, yoksa kendi bahçemizin bilinçli bahçıvanı, kendi hayat heykelimizin bilinçli heykel tıraşı olabilir miyiz? 

Bunun için, bir düşünce nasıl doğar? Onu doğru ya da yanlış kılan nedir? En önemlisi, kaderimizi belirleyen bu temel süreci kendi lehimize nasıl şekillendirebiliriz? Sorusuna cevap olarak, düşüncenin doğuştan gelen bir yetenek değil, yaşam boyu süren ve zamanla değişebilen bir inşa süreci olduğunu anlamakta yatar. Bu yolculuk, bebekliğin edilgen programlanma döneminde başlar ve yetişkinlikte bilinçli bir yeniden programlama çabasıyla devam eder. Bu sebeple hiçbir insan, “Aynı akarsuda ikinci kez yıkanamazsın” sözünde olduğu gibi bebeklikten, çocukluğa, çocukluktan yetişkinliğe, yetişkinlikten yaşlılığa ve ölüme aynı insan değildir. Bu evrelerde o kişi hem biyolojik hem de zihinsel sadece bir kez var olmuştur. Bu sebeple hatıralar hep özlem ve nostalji üretir ama bir daha asla geri gelmez.

Bebeklikte bize hediye edilen zihin, bir mermer bloğu gibidir. Onu yontup bir şaheser yaratmak ya da olduğu gibi yontulmamış bırakıp erozyona terk etmek, yetişkinlikte her birimize sunulan en temel seçimdir. Doğru düşünme yöntemi, bu heykeltıraşın elindeki keski setidir ve onu kullanmayı öğrenmek, ömre bedel bir sanattır.

 

Bu, insanın varoluş kalitesini doğrudan belirleyen muazzam bir konudur. Doğru düşünce yöntemi (eleştirel, analitik, gerçekçi, esnek ve çözüm odaklı düşünme), sadece düşünsel bir eylem değil, biyolojik ve sosyal bir hayatta kalma ve gelişme stratejisidir.

Hepimiz, kafamızın içinde bir heykeltıraşla yaşarız. O, sessizce, durmaksızın düşüncelerimizi, korkularımızı ve umutlarımızı şekillendirir. Peki, o keskileri tutan el kimin? Bizim mi, yoksa doğru veya yanlış inançlardan, ahlak anlayışından, kültürden, çevreden, gelenek ve göreneklerden kaynaklanan geçmişin ve bugünün hayaletlerinin mi? Bu sorunun yanıtı, insan olmanın en derin sanatında gizlidir. Zihnin, düşüncenin mermerini duru gözle, bilinçle şekillendirme sanatında.

 Bu yazı, biyolojik sınırlarımızdan doğru düşünmenin hayati etkilerine kadar zihnin, düşüncenin bu karmaşık mimarisini, en temel yapı taşlarından en gelişmiş yöntemlerine kadar, aralarındaki içsel dinamikleri gözeterek bütüncül bir şekilde ele alacak, insan ömrüne ve yaşamına olan etkilerini, bu sürecin unsurlarını ve dinamiklerini anlamaya çalışacaktır.

Her şeyden önce anlamalıyız ki, hiçbir beyin anne karnından boş bir levha olarak doğmaz. Aksine, biyolojik ve düşünsel olarak potansiyel bağlantılarla dolu, olağanüstü esnek bir ağ ile dünyaya gelir. Beynin programlanma süreci, “Demir tavında dövülür” sözünde olduğu gibi bu ağın şekillendirilmesi ve optimize edilmesidir.

 Beyni programlayan temel kodlardan biri olan genetik miras (donanım) beynin temel yapısını; mizaç, hafıza gücü, zekâ seviyesi gibi eğilimleri belirleyen biyolojik başlangıç noktasını oluşturur. Duyusal girdiler (ham veri), bebeğin gözleri, kulakları, dili, burnu, cildi gibi duyu organları aracılığıyla dünyadan aldığı tüm bilgilerdir. 

Bu, beyin programının en temel veri akışıdır. Ancak bu akış duyu organlarının algı eşikleri sebebiyle çok kısıtlıdır; insan gözünün 380-760  milimikron arası ışığı görmesi veya kulağın 20-20000 Hz frekans arası sesleri duyması gibi duyu organları eşik dışı olguları, gerçekleri algılayamaz. Bilimsel gelişmeler, teknolojik aygıtlar ve icatlar duyu organlarının eşik aralığını eşik dışı sonsuzluğa doğru her geçen gün daha fazla genişletmektedir. Beyin, ne yazık ki bu eksik alt ve üst eşik arası algılanabilen olgu ve gerçeklerin oldukça sınırlı verileriyle çalışmak zorundadır. “Kem alet ile kemalat olmaz” misali, duyular her zaman olguları ve gerçeği olduğu gibi algılayamaz. Bu sebeple düşünce sürecinde beynin algı sınırları dışında da algılanamayan devasa, sonsuz olgular ve gerçekler evreninin var olduğu unutulmamalıdır. 

Bebeğin bakıcısıyla kurduğu güven bağı olan  “Duygusal Bağlanma (beynin ilk işletim sistemi)”, bu kısıtlı duyu organlarıyla elde ettiği son derece eksik ham verilerle zihnin temel işletim sistemini yazar.

 Güvenli bir bağ, dünya keşfedilmeye değer ve güvenli bir yerdir programını yüklerken, “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer” misali güvensiz bir ortam dünya bir tehdittir, sürekli tetikte ol programını yükler. Duyu organlarıyla elde edilen eksik ham veriler kişilerin dengelendiği tehdit ve güven duygusu ile bunların türev duygu ve inançlar dengesi almaşığında beyne işlenmeye başlar.

 Duygusal bağlanmanın ne şekilde oluştuğu, duyusal verinin nasıl yorumlanacağını belirler. Kırmızı renkle mavi veya yeşil sözcüklerini yazmak gibi tehditkâr bir sesin verisi, içerik olumlu olsa da güvenilir bir sesten farklı işlenir. 

Bebekler, gördüklerini ve duyduklarını, doğruluğunu ve yanlışlığını gözetemeden sürekli tekrar ve taklit ederek davranışlarını ve tepkilerini otomatikleştirirler. Dil, duyusal ham veri girdilerini temsil eden etiketler (sözcükler) atayarak ya da önceden atanmış etiketleri kullanarak onları aynı etiketleri kullanan taraflar arasında anlamlı hale getirir. Bu, beynin enerji tasarrufu yapmasını sağlayan kısa yollar (makrolar) oluşturmasını imkân verir.

 Dil, sadece bir iletişim aracı değildir; dünyayı kategorize etme ve düşünme biçimimizdir. "Ağaç", "adalet", "sevgi", “korku” vb gibi düşünmek istediğimiz konu ile ilgili sözcük ve kavramlar olmadan bu alanlarda düşünemeyiz. 

Bu sebeple dilin olguları ve gerçekleri temsil ve mantık (aritmetik yapısı) gücü düşüncenin de gücünü belirler. Bu unsurlar birbiriyle sürekli etkileşim halindedir. Tekrarlar, “işleyen demir ışıldar” misali bu bağlantıları güçlendirerek kalıcı sinir yolları, kemikleşmiş inanç ve davranış kalıpları oluşturur. 

Bu süreç sonunda, yetişkinlikte farkında bile olmadan kullandığımız bir varsayılan program (zihin yapısı) ortaya çıkar. İneği tanrı olarak taptıranda büyük patlama (big bang) teorisini geliştirtende bu zihin yapısının nasıl oluştuğuna bağlıdır.  Bu zihin yapısı, bir domino taşı etkisi yaratarak hayatın her alanına nüfuz eder.

Biyolojik ve fiziksel olarak yanlış düşünce (felaketleştirme, aşırı genelleme) kronik strese yol açar ve stres, bağışıklık sistemini baskılar ve hücre yaşlanmasını hızlandırır. “Doğru sarsılır ama yıkılmaz” sözünde olduğu gibi doğru düşünce (gerçekçi değerlendirme, çözüm odaklılık), stresi yönetilebilir bir seviyeye indirir. 

Eleştirel düşünen bir birey, sağlıkla ilgili popüler ama zararlı moda diyetler veya sahte tedaviler yerine, kanıta dayalı tıbbi bilgileri ve yaşam tarzlarını (düzenli egzersiz, dengeli beslenme) benimser. Bu da doğrudan daha uzun ve kaliteli bir yaşam anlamına gelir. Gerçekçi düşünce, potansiyel tehlikeleri (sigara, aşırı hız, ihmalkârlık) daha doğru analiz eder ve riskli davranışları azaltır.

Zihinsel ve psikolojik olarak olaylar bizi üzmez, aslında olaylara bakış açımız bizi üzer. Doğru düşünce, olayları kişiselleştirmek veya felaketleştirmek yerine, onları tarafsız bir şekilde analiz etmeyi sağlar. 

Bu duygusal denge, depresyon, endişe ve öfke patlamalarını azaltır. Yanlış düşünce, ben bunu yapamam derken, doğru düşünce, öğrenilmiş çaresizliği kırarak şu an yapamıyorum ama öğrenebilirim, yapabilirim der. Bu, kişiyi edilgen bir kurbandan, etkin bir problem çözücüye dönüştürür. Bu zihinsel esneklik hayatın kaçınılmaz değişimlerine ve belirsizliklerine karşı dirençli olmayı sağlar.

Sosyal ve iletişimsel olarak doğru düşünce, başkalarını yargılamadan önce anlamayı, empati yapmayı ve dinlemeyi öğretir. Canı canla ölçmeli sözündeki gibi empatik ve ön yargısız yaklaşım, güven ve samimiyete dayalı daha derin ilişkiler kurmayı kolaylaştırır. Tartışmalarda haklı çıkmak yerine gerçeği bulmak veya ortak çözüm üretmek hedeflenir. Bu, çatışmaları yapıcı bir şekilde yönetmeyi sağlar. Eleştirel düşünen birey, propaganda, sahte haberler veya manipülatif kişiler tarafından kolayca yönlendirilemez. Kendi özgün yolunu çizebilir.

Profesyonel ve finansal olarak iş hayatında veri odaklı ve analitik kararlar almak, başarı şansını artırır. Doğru düşünce, mevcut durumu sorgulamayı ve daha iyi yenilikçi yollar aramayı teşvik eder. Aptalla onun parasının beraberliği uzun sürmezmiş. Doğru düşünce, aptalca, dürtüsel harcamalar veya riskli yatırımlar yerine, uzun vadeli ve planlı sağlıklı finansal kararlar almayı sağlar.

 

Bebeklikten yetişkinliğe oluşan bu varsayılan program, hayatta kalmak ve hızlı karar almak için son derece verimlidir, ancak nesnel gerçeği bulmak için uygun değildir. Bu nedenle, yetişkinlikte farkına varmamız gereken ciddi ve hayati hatalar barındırır. 

Bu hatalar; beynin enerji tasarrufu için kullandığı zihinsel kısa yollar ve ön yargılar, kendi inancımızı destekleyen ve doğrulayan kaynağı ve kanıtı arama yanılgısı, akla kolay gelenin doğruluğunun daha olası sanma sezgiseli, böyle hissediyorsam bu doğru olmalı şeklindeki duyguyu gerçeğin kendisi sanan duygusal akıl yürütme, içinde büyüdüğümüz toplumun doğrularını kültürel koşullanma sonucu bir yankı odası gibi sorgulamadan kabul etme eğilimi, mantık hataları gibi hatalardır. Hataların en büyüğü ise bu hataları bilmemek ve farkında olmamaktır.

Bu hatalar, varsayılan temel programla birleşerek güçlü ama yanıltıcı bir gerçeklik algısı ve sanrı yaratır. Duyu organlarımızın sınırlı verisi, eşik dışı bilgiler ve görmediğimiz detaylar, bilişsel bir ön yargı, eksik bilgiyi kendi düşünce ve inancımıza göre tamamlama, duygusal bir tepki, korku veya öfke, sağlam görünen ama temelden çürük bir sonuca varmamıza neden olur. Bu, yanlış düşüncenin temel mekanizmasıdır.

Doğru düşünme yönteminin unsurları, mekanizması ise; Sorunları bütün olarak değil, büyük resmi kaçırmadan yönetilebilir parçalar halinde ele alma, farklı kaynaklardan gelen parçaları birleştirerek büyük resmi görme, kendi duygularını, egosunu ve ön yargılarını sürecin dışında tutabilme, kendi fikirleri yanlışlandığında bunu kabul edebilme ve gerçeği kabulü haklı çıkmaya tercih etme, her bilgiyi hemen kabul etmeyip, kaynağını ve kanıtını sorgulama, yeni bilgi ve veriler ışığında fikirlerini ve inancını değiştirebilme, ister inanç ister düşünce olsun yargıda bulunacağı konu ile ilgili çapraz kontrolden geçmiş birbiriyle tamamen zıt, eksiksiz tam bilgileri toplayarak çıkarımı nesnel biçimde beynin muhakemesine bırakabilme ve sonuç yerleşik yargı, inanç ve düşüncelerine aykırı olsa bile kabullenme, inancını ve düşüncesini yeni duruma göre değiştirebilme iradesi, erdemi, becerisi, kabiliyeti ve yeteneğidir.

Yetişkinliğin en büyük fırsatı ve sorumluluğu, bu varsayılan programın farkına varıp onu bilinçli olarak yeniden düzenleyebilmektir. Bu, edilgen bir yolcudan, zihninin mimarı olmaya geçiştir. Bu süreç, hiyerarşik yöntem, teknik ve metotlarla gerçekleşebilir. 

Duyu organlarımızın ve kişisel algımızın kısıtlılığını; gözümüzün sınırını mikroskop ve teleskopla, kulağımızın sınırını sismograf ve mikrofonla aşmak gibi duyularla ilgili teknolojik uzantılar kullanarak, Sıcak gibi öznel bir algı yerine, 35 Santigrat Derece gibi ölçüm ve sayısallaştırmayla bilgi ve yargıları nesnelleştirerek, tek bir kaynağa veya duyuya güvenmek yerine bilgiyi farklı kaynaklardan, farklı yöntemlerle alıp çapraz doğrulamayla veri girişini düzelterek,  düşünme üzerine düşünme yeteneği kazanarak otomatik bir düşünceyi veya duyguyu ortaya çıktığı anda yakalayarak, "Bu düşüncenin kanıtı ne?", "Aksini gösteren bir kanıt var mı?", "Bu sonuca nasıl vardım?" gibi yakalanan düşünceye bir dedektif gibi sorular sorarak, hatalı ve yıkıcı düşüncenin yerine, kanıta dayalı, daha gerçekçi ve yapıcı bir alternatifi, bilinçli olarak ortaya koyma ve bunu tekrar etme disipliniyle beyinde yeni ve daha sağlıklı bir sinir yolu inşa ederek beynimizdeki hataları ayıklayabilir temizleyebiliriz.

 

Beynin değişebilme yeteneği sayesinde mevcut zihin yapısının değiştirilebilmesi insanın en büyük gücüdür. “Eski köye yeni adet getirmek" zor olsa da yetişkinlikte zihni yeniden programlamak mümkündür ve elzemdir. Bu süreç, çıraklıktan ustalığa giden bir disiplin gerektirir.

Günümüzde sürekli bilgi akışı içinde (medya, çevre, deneyimler) neyin önemli ve güvenilir olduğunu ayırt etme, karşılaşılan her durumda zihinsel bir senaryo oluşturarak bunu geçmiş deneyimler veya mantıkla test etme ve yapılan eylemlerin sonuçlarını analiz etme ve bu sonuçlara göre düşünce sistemini sürekli güncelleme, zihnin kendi işleyişini izleyen içsel gözlemci oluşturma doğru düşünme yönteminin, işleyiş mekanizmasının yaşamın içindeki en temel dinamikleridir.

Doğru düşünmeyi anlık bir çabadan, kalıcı bir alışkanlığa ve yaşam biçimine dönüştürerek, bir konuyu sadece tek bir açıdan değil, sosyal, ekonomik, etik, uzun vadeli ve kısa vadeli gibi çoklu perspektiflerden analiz etme yeteneği kazanarak, kişisel hayata uyarlanmış haliyle, bir inancı, düşünceyi test edilebilir bir hipotez olarak görüp, onu doğrulayan değil, yanlışlayabilecek kanıtları etkin bir şekilde arayarak ve sonuçlara göre fikrini güncelleyerek varsayılan program yerine yeni bir zihinsel işletim sistemi kurulabilir. Ama zihni yeniden programlarken yanlış olabileceğini peşinen kabul etme ve kimliğini fikirlere değil, gerçeği arama sürecine bağlama erdemi olmadan, diğer tüm yöntemler bencil ve yanlışta ısrar eden bir savunma aracına dönüşebilir.

Bütün bu unsurlar birbiri üzerine inşa edilir. Sağlam, tam ve doğru veri olmadan, hataları ayıklamak mümkün değildir. Hataları ayıklamadan, bütüncül doğru bir düşünce sistemi kurmak imkânsızdır. Entelektüel alçakgönüllülük ise tüm bu sistemi bir arada tutan ve sürekli gelişimini sağlayan en temel ilkedir. 

Videonun; resimlerin sırayla ve hızlıca çevrilmesiyle oluşan bir akım olması gibi zamanı; hayatımızdaki iş, eylem ve olayları beynimizin sıraya koyması sonucu algılanan düşünsel, zihinsel bir akım olarak tanımladığımızda, yanlış düşünce ve inanç üzerine kurulmuş biricik ömür, sonsuza miras bırakılmış ve yanlış dokunmuş acınası bir ömür halısıdır.

Doğru düşünceyle dokunmuş bir hayat halısını ve eserlerini sonsuzluğa miras bırakmak, ölümsüzlük duygusunu hissettiren ebediyete atılmış en önemli ve güçlü bağdır.

 

Mehmet VERİM

 

“Ömrün Mirası ve En Gizemli Serüveni “Gerçeği Iskalamadan Doğru Düşüncenin Mimarı Olabilmek””

Mehmet Verim (SEDDK İkinci Başkanı)

Yorum Yaz