Küresel iklim diplomasisi, Belém (Brezilya) kentinde düzenlenen Conference of the Parties 30 (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın 30. Toplantısı – COP30) sonrasında, Türkiye ve Avustralya’nın ortak sorumluluk üstleneceği Conference of the Parties 31 (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın 31. Toplantısı – COP31) sürecine odaklandı.
Paris Anlaşması’nın uygulama aşamasında kritik bir eşik olarak görülen bu dönemde, emisyon azaltım hedeflerinin yanı sıra küresel iklim finansmanı mimarisinin geleceği de müzakere ediliyor. COP30’da alınan kararların bağlayıcılığının sınırlı olduğu, buna karşın beklenti düzeyinin yüksek kaldığı değerlendiriliyor.
TEPAV’da yayımlanan ve Dr. Mühdan Sağlam imzasını taşıyan analizde, COP30 sürecinin küresel iklim rejimindeki mevcut yönelimleri ve yapısal açmazları daha görünür hâle getirdiği belirtiliyor. Analize göre zirvede özellikle fosil yakıtlar, iklim finansmanı ve adil geçiş başlıklarında yaşanan görüş ayrılıkları, çözümden çok müzakere sürecinin sınırlarını ortaya koydu.
Türkiye’nin COP31 Hazırlıkları
Analizde, Türkiye’nin yeni dönemde iki yönlü bir konumda bulunduğuna dikkat çekiliyor. Buna göre Ankara, bir yandan ulusal iklim mevzuatına yönelik hazırlıklarını ve stratejik beyanlarını sürdürürken, diğer yandan COP31 sürecinde ev sahibi ve dönem başkanı ülkeler arasında yer alarak küresel iklim siyasetinin en üst karar mekanizmasında rol üstlenecek.
Bu durumun Türkiye’yi yalnızca uluslararası iklim kararlarını uygulayan bir ülke olmaktan çıkararak, küresel iklim gündeminin şekillenmesinde daha etkili bir aktör konumuna taşıdığı ifade ediliyor. Ancak analize göre, artan görünürlük beraberinde bazı yapısal soruları da gündeme getiriyor.
Antalya’ya Taşınan Başlıklar
Dr. Sağlam’ın değerlendirmesinde, Türkiye’nin mevcut iklim politikalarının COP30 sonrasında daha belirgin hâle gelen küresel beklentilerle uyumunun tartışma konusu olduğu belirtiliyor. Fosil yakıtlardan çıkış, iklim finansmanına erişim ve adil geçiş gibi konularda COP30’da çözüme kavuşturulamayan başlıkların, Antalya’da gerçekleştirilmesi planlanan COP31 müzakerelerine devredileceği ifade ediliyor.
Analizde ayrıca, COP31 sürecinde Türkiye’nin üstleneceği rolün önemine işaret ediliyor. Türkiye’nin yalnızca teknik bir ev sahibi olarak mı kalacağı, yoksa küresel Kuzey ile Güney arasında denge gözeten ve güven tesis eden bir kolaylaştırıcı rol üstlenip üstlenemeyeceğinin, sürecin seyrini etkileyebileceği değerlendiriliyor.
Dr. Mühdan Sağlam, COP30 sonrasında şekillenen küresel iklim rejiminin, Türkiye’nin ulusal iklim performansı ve Avrupa Birliği iklim rejimiyle olan yapısal farklar dikkate alınmadan anlaşılamayacağını belirterek, COP31’in Türkiye açısından önemli diplomatik riskler ve fırsatlar barındırdığını vurguluyor.
“Belém’den (Brezilya) Antalya’ya Uzanan Yeni İklim Diplomasisi: Türkiye İçin Kritik Dönem”
Önceki Haber
Trafik Kazalarında "Otomatik Ödeme" Devri Fiilen Başladı
Sonraki Haber
Hegemonya, Medya ve İşgal Anlatısı: Suriyeli ve Filistinli Kadınların Sessizliği